Avni Erdal Sarıoğlu
Köşe Yazarı
Avni Erdal Sarıoğlu
 

DÜNYANIN ÖBÜR UCU

Yaşamak güzel şey tabii ki!. Gezmek, görmek, eğlenmek yani yaşamak, yani hayatın tadını çıkarmak güzel duygu elbette. Ama asıl sihirli kelime "hayatın tadı!"... Bizler hayatın tadını çıkarmaya çalışsak da asıl bu işleri yapanlar, kaymağını yiyenler paralı insanlar. Onların da harcadıkları; “parası haydan gelen, babadan kalan, doğuştan zengin olanları şanslı”. Yoksa dünyadaki büyük çoğunluk ancak taş altında kurbağa yaşar gibi, bizler gibi yaşıyorlar. Elbette daha kötü durumda olanları da var. Örneğin Afrika’da bir çok insanın dünyayı kendi köyleri olarak bildiğini, yakınlarındaki bir kente hiç gitmediklerini, orada nelerin olduğunu bilmediğini düşünüyorum. Biraz zengin olan insan parasını rahatlıkla harcayamaz. Çok zengin olanlar ise ancak beleşten para sağlayanlar gezmenin, yemenin içmenin dibine vururlar. Biraz paraya çalarak (!) değil de çalışarak sahibi olan insanlar bu parayı zor kazandıysa kolay harcayamaz. Ülkemizin özellikle sahil kesimleri bu mevsimlerde eğlenceden yıkılıyor.  Zaten bunlar için televizyonlar özel magazin programları bile yapıyor; "Kim kiminle, nerede, ne yapıyor. Kim ne yiyor, ne içiyor" gibi. Çeşme, Bodrum, Marmaris, Antalya’da para ve zaman su gibi akıyor. Bazı garibanlar da eş, dost ve akrabaya yamanıyor. Ya da dar bütçeyle bir pansiyonda tatil yaptığını zandediyor. Napsın, onun imkanları da o kadar işte. Zaten içlerinde tek şükreden kesim de onlar!... Çoğunluğu İstanbul'dan Bodrum'a, Marmaris'e özel uçakla geliyor. Ya da havaalanından “vip” araçlarla oteline ulaşıyor. Ama tatil mi, para harcama yarışı mı bilemiyorum. Özel araçlar otele gitmek için 150-200 euroya lüks araçlara para verebiliyorlar. Oysa bir çok insan evine 1 kilo kıyma almak için 3 kiloyu nasıl alacağını düşünerek veriyor. Hayattan zevk almak zor zenaat vesselam. Bunları gördükçe, duydukça geçmişe doğru uzandım. Oralarda da hayatımda iki defa, onu da tesadüf olarak gördüğüm, tanıdığım babaannem geldi aklıma. Nasıl bir yaşam sürmüş, nasıl bir cefa çekmiş, hangi sıkıntılarla mücadele etmiş öğrenmek ve anlamak imkansız. Tabii ki bir tek o değil, böyle yaşamış çok insan var dünyada. Denizli'nin Goncalı köyünde “yörük” olarak yaşamını tamamlayan babaannemle 12-13 yaşlarımda tanıştım. Elbette torunu, en küçük torunu olduğum  ve yıllar sonra tanıyıp kavuştuğu için beni çok sevmişti. Sonrasında bize yani Banaz'a gelmesi için söz alarak ayrıldık yanından. Ancak aylar geçmesine rağmen bir türlü yanımıza gelmedi. Bir süre sonra onu getirmek için özel arabayla giderek aldık geldik. Yavaş yavaş bizlere ısınıp sohbet etmeye başlamıştı. Sonra kendisine yıllardır bizleri, torunlarını niye arayıp sormadığını ve sonrasında da onun yanına gittikten sonra da neden yanımıza gelmediğini sorduk. Hep ağlattı, hem anlattı. "Yavrum, ben sizin yanınıza gelmeyi çok istedim, hatta Banaz'da olduğunuzu da öğrendim. Sonra da oğlana (üvey amcaya) beni torunlarıma götür dedim”. Bana, "ohoo ooo sen nasıl gidecen oraya, Banaz taaa dünyanın öbür ucunda, gitmek çok zor” dedi. Ben ne bileyim cahil cüheda bir insanım ben, inandım. Oysam bizim orayla burası iki saatlik yol imiş... Evet, rahmetli babaannemden de, başka bir çok insandan da aynı lafları duydum; "orası dünyanın öteki ucu"!... Okumuş, bilgili ve aynı zamanda "paralı" insanlar saatler içinde uçağa atlayıp "dünyanın öbür ucuna" tatile, gezmeye, yaşamaya gidebiliyorlar. Ama maalesef bazı insanlar da taş altında kurbağa gibi yaşıyorlar. Ve bunun adına biz "hayat" diyoruz.
Ekleme Tarihi: 14 Temmuz 2025 -Pazartesi

DÜNYANIN ÖBÜR UCU

Yaşamak güzel şey tabii ki!. Gezmek, görmek, eğlenmek yani yaşamak, yani hayatın tadını çıkarmak güzel duygu elbette. Ama asıl sihirli kelime "hayatın tadı!"...
Bizler hayatın tadını çıkarmaya çalışsak da asıl bu işleri yapanlar, kaymağını yiyenler paralı insanlar. Onların da harcadıkları; “parası haydan gelen, babadan kalan, doğuştan zengin olanları şanslı”. Yoksa dünyadaki büyük çoğunluk ancak taş altında kurbağa yaşar gibi, bizler gibi yaşıyorlar.
Elbette daha kötü durumda olanları da var. Örneğin Afrika’da bir çok insanın dünyayı kendi köyleri olarak bildiğini, yakınlarındaki bir kente hiç gitmediklerini, orada nelerin olduğunu bilmediğini düşünüyorum.
Biraz zengin olan insan parasını rahatlıkla harcayamaz. Çok zengin olanlar ise ancak beleşten para sağlayanlar gezmenin, yemenin içmenin dibine vururlar. Biraz paraya çalarak (!) değil de çalışarak sahibi olan insanlar bu parayı zor kazandıysa kolay harcayamaz.
Ülkemizin özellikle sahil kesimleri bu mevsimlerde eğlenceden yıkılıyor. 
Zaten bunlar için televizyonlar özel magazin programları bile yapıyor; "Kim kiminle, nerede, ne yapıyor. Kim ne yiyor, ne içiyor" gibi. Çeşme, Bodrum, Marmaris, Antalya’da para ve zaman su gibi akıyor. Bazı garibanlar da eş, dost ve akrabaya yamanıyor. Ya da dar bütçeyle bir pansiyonda tatil yaptığını zandediyor. Napsın, onun imkanları da o kadar işte. Zaten içlerinde tek şükreden kesim de onlar!...
Çoğunluğu İstanbul'dan Bodrum'a, Marmaris'e özel uçakla geliyor. Ya da havaalanından “vip” araçlarla oteline ulaşıyor. Ama tatil mi, para harcama yarışı mı bilemiyorum. Özel araçlar otele gitmek için 150-200 euroya lüks araçlara para verebiliyorlar. Oysa bir çok insan evine 1 kilo kıyma almak için 3 kiloyu nasıl alacağını düşünerek veriyor. Hayattan zevk almak zor zenaat vesselam.
Bunları gördükçe, duydukça geçmişe doğru uzandım. Oralarda da hayatımda iki defa, onu da tesadüf olarak gördüğüm, tanıdığım babaannem geldi aklıma. Nasıl bir yaşam sürmüş, nasıl bir cefa çekmiş, hangi sıkıntılarla mücadele etmiş öğrenmek ve anlamak imkansız. Tabii ki bir tek o değil, böyle yaşamış çok insan var dünyada.
Denizli'nin Goncalı köyünde “yörük” olarak yaşamını tamamlayan babaannemle 12-13 yaşlarımda tanıştım. Elbette torunu, en küçük torunu olduğum  ve yıllar sonra tanıyıp kavuştuğu için beni çok sevmişti. Sonrasında bize yani Banaz'a gelmesi için söz alarak ayrıldık yanından. Ancak aylar geçmesine rağmen bir türlü yanımıza gelmedi. Bir süre sonra onu getirmek için özel arabayla giderek aldık geldik. Yavaş yavaş bizlere ısınıp sohbet etmeye başlamıştı. Sonra kendisine yıllardır bizleri, torunlarını niye arayıp sormadığını ve sonrasında da onun yanına gittikten sonra da neden yanımıza gelmediğini sorduk. Hep ağlattı, hem anlattı. "Yavrum, ben sizin yanınıza gelmeyi çok istedim, hatta Banaz'da olduğunuzu da öğrendim. Sonra da oğlana (üvey amcaya) beni torunlarıma götür dedim”. Bana, "ohoo ooo sen nasıl gidecen oraya, Banaz taaa dünyanın öbür ucunda, gitmek çok zor” dedi. Ben ne bileyim cahil cüheda bir insanım ben, inandım. Oysam bizim orayla burası iki saatlik yol imiş...
Evet, rahmetli babaannemden de, başka bir çok insandan da aynı lafları duydum; "orası dünyanın öteki ucu"!...
Okumuş, bilgili ve aynı zamanda "paralı" insanlar saatler içinde uçağa atlayıp "dünyanın öbür ucuna" tatile, gezmeye, yaşamaya gidebiliyorlar. Ama maalesef bazı insanlar da taş altında kurbağa gibi yaşıyorlar. Ve bunun adına biz "hayat" diyoruz.
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yesilbanazgazetesi.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.