Mehmet Fatih TEKİN
Köşe Yazarı
Mehmet Fatih TEKİN
 

HEPİMİZ DELİYİZ!

Başlığı "Deliliğe Övgü" eserinin yazarı Desiderius Erasmus ilham etti. İlham etti madem, eserinden birkaç alıntıyı buraya almazsak eserin de yazarın da ilhamın hatrı kalır: "İnsan, kendisini kandırabildiği ölçüde yaşayabilir; fakat gerçek bilgelik, önce bu kandırmacanın farkına varmaktır." "Kendini en bilge sanan kişi, belki de en büyük delidir." "Gerçek bilgelik, insanın kendi akıllılığına duyduğu aşırı güvenden vazgeçmesiyle başlar." Yukarıdaki doğrudan alıntılara bakıldığında, ifadeler çıkılmaz bir mantık yanılgısı gibi görünse de Erasmus bize geçmiş zamandan unuttuğumuz önemli bir anlayışı hatırlatmaktadır.  İnsan, tarih boyunca kendisini akıl sahibi bir varlık olarak tanımladı. Düşünme yeteneğini diğer canlılardan ayrılmasının temel ölçütü kabul etti. Bilgiyi ilerlemenin, aklı ise hakikate ulaşmanın başlıca aracı olarak gördü. Fakat insanın akla duyduğu bu güven, her zaman onu hakikate yaklaştırdı mı? Yoksa kimi zaman insan, kendi aklının ürettiği yanılsamaların içinde yaşamayı mı tercih etti? Desiderius Erasmus'un 1511 yılında yayımlanan Deliliğe Övgü adlı eseri, tam da bu soruların etrafında şekillenen, yüzyılları aşan bir düşünsel eleştiri eserini olduğunu söyleyebiliriz. Eserinde Delilik'i konuşturarak insanın bireysel zaaflarını ve toplumsal kurumların çelişkilerini görünür kılar. İlk bakışta mizahi bir övgü eleştirisi gibi görünen eser, derinlemesine incelendiğinde insanın kendisiyle kurduğu sorunlu ilişkinin felsefi bir çözümlemesine dönüşmektedir. Delilik, yalnızca aklın karşıtı değildir. Aynı zamanda aklın kendisini sorgulamasını sağlayan bir ayna gibi tanımlanır. Bu aynada bilginin kibri, iktidarın ihtirası, dinî hayatın biçimsel kalıplara indirgenmesi ve insanın kendi kusurlarını görmezden gelme eğilimi farkettirmeyi hedefler. Çünkü Erasmus'a göre İnsanın en büyük yanılgısı, yanılabileceğini unutması olarak görmektedir. Erasmus'un yanılgı unutkanlığını bir bilgin bağlamında düşünelim. Yıllarını kitaplara geçirmiş, sayısız eser okumuş ve düşünce dünyasında kendisine saygın bir yer edinmiş olabilir. Ancak bilgisi arttıkça kendi hükümlerinden kuşku duyma yeteneği azalıyorsa, burada bilgelikten söz edilebilir mi? Bilginin insanı aydınlatması beklenirken, bazen ona kendi eksikliklerini gizleyen bir perde sunması ne kadar fayda sağlayacak? Erasmus'un eleştirisi, bu noktada bilginin kendisini değil, bilginin kibirle birleşmesini hedef almaktadır. Çünkü bilmek ile bilge olmak aynı nitelik anlamı taşımamaktadır. Bilgi, insanın zihninde birikim oluşturabilmekte; bilgelik ise insanın hem kendisine hem de başkalarına karşı daha ölçülü bir tutum geliştirmesini katkı sağlamaktadır. Bu bakımdan Deliliğe Övgü, Sokrates'in kendini bilme düşüncesiyle birlikte değerlendirmek mümkündür. Sokratesçi yaklaşımda bilgelik, kişinin bilgisinin sınırlarını fark etmesiyle başlar. Erasmus ise benzer bir sorunu ironinin imkânlarıyla ele alır: Kendini en akıllı gören kişi, acaba kendi yanılgılarının en güçlü savunucusu olup olmadığını sorgular. Delilik, kendisini öven bir hatip gibi konuşur. Ancak övgü ilerledikçe övülenin aslında insanın zaafları olduğu anlaşılır. Bu teknik, Lucianus'un alaycı diyaloglarını ve klasik eleştiri yönetiminin gösterişli kalıplarını Hristiyan Avrupa'nın kurumlarına uygulayan eleştiri anlayışına dayanmaktadır. Eserin toplumsal eleştirisi de bu düşünceyi tamamlar. Din adamlarının gösterişe yönelmesi, yöneticilerin iktidar tutkusu ve bilginlerin üstünlük iddiaları, insanların kendi konumlarını nasıl meşrulaştırdığını gösterir. Erasmus, günümüz toplumumuzun ihtiyaç duyduğu bir eleştiri anlayışını ön plana çıkarır: Kurumların varlığından çok, temsil ettikleri değerlerle uygulamaları arasındaki mesafeyi eleştirir. Dindarlığın samimiyetten, bilginin tevazudan ve yönetimin adaletten uzaklaşması, ideallerin çıkarlar doğrultusunda yeniden tanımlanmasına yol açar. Din adamları, keşişler, idari yetkiye sahip din adamı, papalar, saray çevreleri ve hukukçular bu eleştirilerin somut hedefleridir. Delilik, din adamlarının ince ayrımlar üzerinden sonsuz tartışmalar üretmesini, keşişlerin biçim ve ritüelleri dindarlığın özü gibi sunmasını, idari yetkiye sahip din adamı ve papaların ise ruhani sorumluluklarından çok dünyevi iktidar ve gösterişle ilgilenmesiyle dalga geçer. Böylece eleştiri, soyut bir din karşıtlığı olmaktan çıkar. 16. yüzyıl başındaki Kilise kurumlarının pratikleriyle Hristiyanlığın yoksulluk, merhamet ve içsel dönüşüm idealleri arasındaki çelişkiyi gösterir. Bu eleştirinin tarihsel bağlamı önemlidir. Erasmus, 1511'de eserini yayımladığında Batı Kilisesi henüz Reform'un kurumsal kopuşuyla karşılaşmamıştı. Fakat papalık siyaseti, ruhban sınıfının dünyevileşmesi, endüljanslar ve dinî makamların çıkar ilişkileri yoğun biçimde tartışılıyordu. 1517'de Luther'in endüljanslara karşı tezlerinden önce yazılan Deliliğe Övgü, Reform'un doğrudan bildirisi değildir. Fakat Kilise'nin ahlaki ve entelektüel sorunlarını görünür kılan aynı eleştirel iklimin ürünüdür. Erasmus, Luther'den farklı olarak bölünmeden çok eğitim, metinlere dönüş ve içsel dindarlık yoluyla yenilenmeyi savunur. 1516'da yayımladığı Yunanca Yeni Ahit ve Latince çevirisine ilişkin notları da bu programın parçasıdır: Hristiyanlığın hakikatine ulaşmak için skolastik yorumların yanı sıra metnin diline ve ilk anlamına dönmek gerekir. Bu durum günümüzde de geçerlidir. İnsan, unvanlarını, takipçi sayılarını, makamını veya itibarını kendi değerinin kanıtı sayabilir. Bilginin hızla dolaşıma girdiği çağımızda doğru bilgiye erişmek kadar yanlışını kabul edebilmek de önemlidir. İnsanlar başkalarının yanlışlarını kolayca belirlerken kendi yanılgılarını çoğu zaman makul gerekçelerle savunur. Ayna yalnızca görüneni yansıtmaz; aynı zamanda insanın kendisi hakkında kurduğu anlatıyla yüzleşmesini de sağlar. Ne var ki kişi, görüntüyü olduğu gibi kabul etmek yerine onu arzuladığı benliğe göre yorumlayabilir. Bilgin kibri yerine otoritesini, yönetici ihtirası yerine kararlılığını, din adamı gösterişi yerine makamının kutsallığını görebilir. Böylece ayna hakikati gösterse bile, yorumlama biçimi yeni bir yanılsama üretir. Kendini bilmek, yalnızca kim olduğunu öğrenmek değil, kendin hakkında inanmak istediklerini de sorgulama anlamı taşır. Bu sorgulama, insanın kendisini değersiz görmesi değil, güçlü ve zayıf yönlerini gerçekçi değerlendirmesidir. Kusurları kabul ederken değişme imkânını korumak, eleştiriye açık olmak ve kendi doğrularını hangi gerekçelerle savunduğunu yeniden düşünmek gerekir. Bu nedenle öz eleştiri, bireysel bir erdem olduğu kadar sağlıklı toplumsal hayatın da koşuludur. Erasmus'un eserinde delilik farklı anlamlar taşır. Metnin büyük bölümü cehalet, kibir ve kendini kandırmayı eleştirirken sonlara doğru dünyasal hesapların ötesine geçen Hristiyanî ruhsal bir coşkuya yer verir. Bu, her türlü akıl dışılığın yüceltilmesi değildir. Çıkar, statü ve hesap üzerine kurulu hayatın sınırlarına işarettir. Eserin son bölümlerinde Aziz Pavlus'un "Mesih'te delilik" fikrine yaklaşan bu coşku, sahte bilgelikten ayrılır. Buradaki delilik, benmerkezci kibirden vazgeçip Tanrı'ya ve başkasına yönelmektir. Erasmus böylece dünyevi delilik ile benliği dönüştüren ruhsal coşkuyu birbirinden ayırır. Dolayısıyla Erasmus'un eleştirisi, aklı terk etmeye değil, aklın sınırlarını tanımaya çağırır. İnsan akıl sayesinde sorgular; fakat aklını mutlaklaştırdığında onu kendisine karşı kullanmaktan kaçınabilir. Ortaçağ avrupasına dönüşe fırsat verir. Eserin ironisi burada yatar: Delilik konuşur, çünkü akıllı olduğunu düşünenlerin duymak istemediği hakikatleri dile getirecek bir anlatıcıya ihtiyaç vardır. Erasmus doğrudan vaaz vermek yerine, Delilik'in övgüleriyle okuru kendi yargısına ortak eder. Okur sonunda kendisinin de eleştirilen insan tipleri arasında bulunduğunu fark eder. Bugün kendimize sormamız gereken soru, başkalarının ne kadar yanıldığından önce kendi yanılgılarımızı ne ölçüde fark edebildiğimizdir. Bilgimizi hangi amaçla kullandığımızı, makamımızın bizi nasıl değiştirdiğini, inançlarımızın davranışlarımızla örtüşüp örtüşmediğini ve eleştiriye neden tahammül edemediğimizi düşünmek gerekir. Bu soruların düşünmenin önemini ortaya koyması, rahatsız edici olması,  düşünce ve soruların gereksiz oldukları anlamına gelmez. Düşüncenin değeri çoğu zaman insanı rahatlatmasının ötesinde, onu kendisiyle yüzleşmeye çağırmasından doğar ve rahatsız edicidir. Erasmus'un  Deliliğe Övgü  eseri, insanın aklına duyduğu güveni ortadan kaldırmayı değil, onu eleştirel bilinçle dengelemeyi önerir. Delilik'in aynasında görünen yalnızca bilginin, din adamının veya yöneticinin kusurları değil, kendi doğrularından emin sıradan insanın zaaflarıdır. Bu nedenle eserin çağrısı, başkalarını delilikle suçlamak yerine kendi aklımızın sınırlarını tanımaktır. Rönesans'ın insan merkezli sorgulama mirası, kilise kurumlarına yönelik eleştiriyle birleşerek hem döneminin krizlerini kaydeden hem de onları aşmak için öz eleştiri öneren bir metin oluşturur. Sonuçta mesele, insanın ne kadar bildiği, bildiklerinin onu nasıl etkilediğidir. Bilgi kibri besliyor, inanç gösterişe dönüşüyor ve iktidar sorumluluğu unutturuyorsa, insan sahip olduğu değerlerin anlamını yitirebilir. Hakikate yaklaşmanın ilk şartı, kendimizi haklı çıkaran aynaları kırmak değil, onlara neden ihtiyaç duyduğumuzu anlamak ve hayatımızı o aynalara göre süzgeçten geçirmektir. Çünkü insanın kendisiyle yüzleşmesi, başkalarını yargılamasından daha zordur. Gerçek bilgelik, aynaya baktığında yalnızca görmek istediğini değil, görmesi gerekeni de görebilme cesaretini gösterebilme kalitesinde yatar.   Mehmet Fatih TEKİN Felsefe Grubu Öğretmeni, Sosyolog, Öğrenci Koçu, Aile Danışmanı
Ekleme Tarihi: 23 Ekim 2026 -Cuma

HEPİMİZ DELİYİZ!

Başlığı "Deliliğe Övgü" eserinin yazarı Desiderius Erasmus ilham etti. İlham etti madem, eserinden birkaç alıntıyı buraya almazsak eserin de yazarın da ilhamın hatrı kalır:
"İnsan, kendisini kandırabildiği ölçüde yaşayabilir; fakat gerçek bilgelik, önce bu kandırmacanın farkına varmaktır."
"Kendini en bilge sanan kişi, belki de en büyük delidir."
"Gerçek bilgelik, insanın kendi akıllılığına duyduğu aşırı güvenden vazgeçmesiyle başlar."
Yukarıdaki doğrudan alıntılara bakıldığında, ifadeler çıkılmaz bir mantık yanılgısı gibi görünse de Erasmus bize geçmiş zamandan unuttuğumuz önemli bir anlayışı hatırlatmaktadır.  İnsan, tarih boyunca kendisini akıl sahibi bir varlık olarak tanımladı. Düşünme yeteneğini diğer canlılardan ayrılmasının temel ölçütü kabul etti. Bilgiyi ilerlemenin, aklı ise hakikate ulaşmanın başlıca aracı olarak gördü. Fakat insanın akla duyduğu bu güven, her zaman onu hakikate yaklaştırdı mı? Yoksa kimi zaman insan, kendi aklının ürettiği yanılsamaların içinde yaşamayı mı tercih etti? Desiderius Erasmus'un 1511 yılında yayımlanan Deliliğe Övgü adlı eseri, tam da bu soruların etrafında şekillenen, yüzyılları aşan bir düşünsel eleştiri eserini olduğunu söyleyebiliriz.
Eserinde Delilik'i konuşturarak insanın bireysel zaaflarını ve toplumsal kurumların çelişkilerini görünür kılar. İlk bakışta mizahi bir övgü eleştirisi gibi görünen eser, derinlemesine incelendiğinde insanın kendisiyle kurduğu sorunlu ilişkinin felsefi bir çözümlemesine dönüşmektedir. Delilik, yalnızca aklın karşıtı değildir. Aynı zamanda aklın kendisini sorgulamasını sağlayan bir ayna gibi tanımlanır. Bu aynada bilginin kibri, iktidarın ihtirası, dinî hayatın biçimsel kalıplara indirgenmesi ve insanın kendi kusurlarını görmezden gelme eğilimi farkettirmeyi hedefler. Çünkü Erasmus'a göre İnsanın en büyük yanılgısı, yanılabileceğini unutması olarak görmektedir.
Erasmus'un yanılgı unutkanlığını bir bilgin bağlamında düşünelim. Yıllarını kitaplara geçirmiş, sayısız eser okumuş ve düşünce dünyasında kendisine saygın bir yer edinmiş olabilir. Ancak bilgisi arttıkça kendi hükümlerinden kuşku duyma yeteneği azalıyorsa, burada bilgelikten söz edilebilir mi? Bilginin insanı aydınlatması beklenirken, bazen ona kendi eksikliklerini gizleyen bir perde sunması ne kadar fayda sağlayacak?
Erasmus'un eleştirisi, bu noktada bilginin kendisini değil, bilginin kibirle birleşmesini hedef almaktadır. Çünkü bilmek ile bilge olmak aynı nitelik anlamı taşımamaktadır. Bilgi, insanın zihninde birikim oluşturabilmekte; bilgelik ise insanın hem kendisine hem de başkalarına karşı daha ölçülü bir tutum geliştirmesini katkı sağlamaktadır. Bu bakımdan Deliliğe Övgü, Sokrates'in kendini bilme düşüncesiyle birlikte değerlendirmek mümkündür.
Sokratesçi yaklaşımda bilgelik, kişinin bilgisinin sınırlarını fark etmesiyle başlar. Erasmus ise benzer bir sorunu ironinin imkânlarıyla ele alır: Kendini en akıllı gören kişi, acaba kendi yanılgılarının en güçlü savunucusu olup olmadığını sorgular. Delilik, kendisini öven bir hatip gibi konuşur. Ancak övgü ilerledikçe övülenin aslında insanın zaafları olduğu anlaşılır. Bu teknik, Lucianus'un alaycı diyaloglarını ve klasik eleştiri yönetiminin gösterişli kalıplarını Hristiyan Avrupa'nın kurumlarına uygulayan eleştiri anlayışına dayanmaktadır.
Eserin toplumsal eleştirisi de bu düşünceyi tamamlar. Din adamlarının gösterişe yönelmesi, yöneticilerin iktidar tutkusu ve bilginlerin üstünlük iddiaları, insanların kendi konumlarını nasıl meşrulaştırdığını gösterir. Erasmus, günümüz toplumumuzun ihtiyaç duyduğu bir eleştiri anlayışını ön plana çıkarır: Kurumların varlığından çok, temsil ettikleri değerlerle uygulamaları arasındaki mesafeyi eleştirir. Dindarlığın samimiyetten, bilginin tevazudan ve yönetimin adaletten uzaklaşması, ideallerin çıkarlar doğrultusunda yeniden tanımlanmasına yol açar. Din adamları, keşişler, idari yetkiye sahip din adamı, papalar, saray çevreleri ve hukukçular bu eleştirilerin somut hedefleridir. Delilik, din adamlarının ince ayrımlar üzerinden sonsuz tartışmalar üretmesini, keşişlerin biçim ve ritüelleri dindarlığın özü gibi sunmasını, idari yetkiye sahip din adamı ve papaların ise ruhani sorumluluklarından çok dünyevi iktidar ve gösterişle ilgilenmesiyle dalga geçer. Böylece eleştiri, soyut bir din karşıtlığı olmaktan çıkar. 16. yüzyıl başındaki Kilise kurumlarının pratikleriyle Hristiyanlığın yoksulluk, merhamet ve içsel dönüşüm idealleri arasındaki çelişkiyi gösterir.
Bu eleştirinin tarihsel bağlamı önemlidir. Erasmus, 1511'de eserini yayımladığında Batı Kilisesi henüz Reform'un kurumsal kopuşuyla karşılaşmamıştı.
Fakat papalık siyaseti, ruhban sınıfının dünyevileşmesi, endüljanslar ve dinî makamların çıkar ilişkileri yoğun biçimde tartışılıyordu. 1517'de Luther'in endüljanslara karşı tezlerinden önce yazılan Deliliğe Övgü, Reform'un doğrudan bildirisi değildir. Fakat Kilise'nin ahlaki ve entelektüel sorunlarını görünür kılan aynı eleştirel iklimin ürünüdür.
Erasmus, Luther'den farklı olarak bölünmeden çok eğitim, metinlere dönüş ve içsel dindarlık yoluyla yenilenmeyi savunur. 1516'da yayımladığı Yunanca Yeni Ahit ve Latince çevirisine ilişkin notları da bu programın parçasıdır: Hristiyanlığın hakikatine ulaşmak için skolastik yorumların yanı sıra metnin diline ve ilk anlamına dönmek gerekir.
Bu durum günümüzde de geçerlidir. İnsan, unvanlarını, takipçi sayılarını, makamını veya itibarını kendi değerinin kanıtı sayabilir. Bilginin hızla dolaşıma girdiği çağımızda doğru bilgiye erişmek kadar yanlışını kabul edebilmek de önemlidir. İnsanlar başkalarının yanlışlarını kolayca belirlerken kendi yanılgılarını çoğu zaman makul gerekçelerle savunur. Ayna yalnızca görüneni yansıtmaz; aynı zamanda insanın kendisi hakkında kurduğu anlatıyla yüzleşmesini de sağlar. Ne var ki kişi, görüntüyü olduğu gibi kabul etmek yerine onu arzuladığı benliğe göre yorumlayabilir. Bilgin kibri yerine otoritesini, yönetici ihtirası yerine kararlılığını, din adamı gösterişi yerine makamının kutsallığını görebilir. Böylece ayna hakikati gösterse bile, yorumlama biçimi yeni bir yanılsama üretir.
Kendini bilmek, yalnızca kim olduğunu öğrenmek değil, kendin hakkında inanmak istediklerini de sorgulama anlamı taşır. Bu sorgulama, insanın kendisini değersiz görmesi değil, güçlü ve zayıf yönlerini gerçekçi değerlendirmesidir. Kusurları kabul ederken değişme imkânını korumak, eleştiriye açık olmak ve kendi doğrularını hangi gerekçelerle savunduğunu yeniden düşünmek gerekir. Bu nedenle öz eleştiri, bireysel bir erdem olduğu kadar sağlıklı toplumsal hayatın da koşuludur.
Erasmus'un eserinde delilik farklı anlamlar taşır. Metnin büyük bölümü cehalet, kibir ve kendini kandırmayı eleştirirken sonlara doğru dünyasal hesapların ötesine geçen Hristiyanî ruhsal bir coşkuya yer verir. Bu, her türlü akıl dışılığın yüceltilmesi değildir. Çıkar, statü ve hesap üzerine kurulu hayatın sınırlarına işarettir. Eserin son bölümlerinde Aziz Pavlus'un "Mesih'te delilik" fikrine yaklaşan bu coşku, sahte bilgelikten ayrılır. Buradaki delilik, benmerkezci kibirden vazgeçip Tanrı'ya ve başkasına yönelmektir. Erasmus böylece dünyevi delilik ile benliği dönüştüren ruhsal coşkuyu birbirinden ayırır.
Dolayısıyla Erasmus'un eleştirisi, aklı terk etmeye değil, aklın sınırlarını tanımaya çağırır. İnsan akıl sayesinde sorgular; fakat aklını mutlaklaştırdığında onu kendisine karşı kullanmaktan kaçınabilir. Ortaçağ avrupasına dönüşe fırsat verir. Eserin ironisi burada yatar: Delilik konuşur, çünkü akıllı olduğunu düşünenlerin duymak istemediği hakikatleri dile getirecek bir anlatıcıya ihtiyaç vardır. Erasmus doğrudan vaaz vermek yerine, Delilik'in övgüleriyle okuru kendi yargısına ortak eder. Okur sonunda kendisinin de eleştirilen insan tipleri arasında bulunduğunu fark eder.
Bugün kendimize sormamız gereken soru, başkalarının ne kadar yanıldığından önce kendi yanılgılarımızı ne ölçüde fark edebildiğimizdir. Bilgimizi hangi amaçla kullandığımızı, makamımızın bizi nasıl değiştirdiğini, inançlarımızın davranışlarımızla örtüşüp örtüşmediğini ve eleştiriye neden tahammül edemediğimizi düşünmek gerekir. Bu soruların düşünmenin önemini ortaya koyması, rahatsız edici olması,  düşünce ve soruların gereksiz oldukları anlamına gelmez. Düşüncenin değeri çoğu zaman insanı rahatlatmasının ötesinde, onu kendisiyle yüzleşmeye çağırmasından doğar ve rahatsız edicidir.
Erasmus'un  Deliliğe Övgü  eseri, insanın aklına duyduğu güveni ortadan kaldırmayı değil, onu eleştirel bilinçle dengelemeyi önerir. Delilik'in aynasında görünen yalnızca bilginin, din adamının veya yöneticinin kusurları değil, kendi doğrularından emin sıradan insanın zaaflarıdır. Bu nedenle eserin çağrısı, başkalarını delilikle suçlamak yerine kendi aklımızın sınırlarını tanımaktır. Rönesans'ın insan merkezli sorgulama mirası, kilise kurumlarına yönelik eleştiriyle birleşerek hem döneminin krizlerini kaydeden hem de onları aşmak için öz eleştiri öneren bir metin oluşturur.
Sonuçta mesele, insanın ne kadar bildiği, bildiklerinin onu nasıl etkilediğidir. Bilgi kibri besliyor, inanç gösterişe dönüşüyor ve iktidar sorumluluğu unutturuyorsa, insan sahip olduğu değerlerin anlamını yitirebilir. Hakikate yaklaşmanın ilk şartı, kendimizi haklı çıkaran aynaları kırmak değil, onlara neden ihtiyaç duyduğumuzu anlamak ve hayatımızı o aynalara göre süzgeçten geçirmektir. Çünkü insanın kendisiyle yüzleşmesi, başkalarını yargılamasından daha zordur. Gerçek bilgelik, aynaya baktığında yalnızca görmek istediğini değil, görmesi gerekeni de görebilme cesaretini gösterebilme kalitesinde yatar.
 
Mehmet Fatih TEKİN
Felsefe Grubu Öğretmeni, Sosyolog, Öğrenci Koçu, Aile Danışmanı
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yesilbanazgazetesi.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.