Nerede O Sözün Senet Olduğu Yıllar?
Nerede kalmıştık?
He sahi, biz millet olarak neydik?
Binlerce yıllık köklü bir kültüre, sarsılmaz geleneklere, kıymetli örf ve adetlere sahip asil bir milletin fertleri değil miydik? Kendine has zarif giyimi kuşamı, doğal ve bereketli sofra kültürü, eşsiz misafirperverliği ile bilinen; köylerinde köy odaları, şehirlerinde hanları, hamamları, yolcular ve kimsesizler için kervansarayları inşa eden o yüce gönüllü millet biz değil miydik??
Şeyh Edebali’nin, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’ye verdiği o tarihi nasihat zihinlerimizde tazeliğini koruyor: "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”
Çevrenizden, toplumdan ya da devletten sevgi, saygı ve bağlılık görmek istiyorsanız, öncelikle sizin insana değer vermeniz gerekir. Çünkü sevgi sevgiyi doğurur; hürmet hürmeti besler.
Toplumsal Güven: Görünmez Çimento?
Toplumsal güvenin zedelenmesi, bir milletin alabileceği en derin yaralardan biridir. Güven, bir toplumu bir arada tutan görünmez çimentodur. O çimento çözüldüğünde adalet, ekonomi, komşuluk ilişkileri ve günlük hayatın huzuru da peşinden sürüklenip gider. Dünya hızla değişiyor; son yıllarda baş döndürücü bir dönüşüm ve gelişim yaşanıyor. Ancak değişim, her zaman gelişim anlamına gelmiyor.
Ellili, altmışlı yılların Türkiye’sinde yetişmiş, o yılların terbiyesini, örf, adet ve göreneklerini özümsemiş ve Almanya’da yarım asır yaşamış birisi olarak; son iki yıldır memleketime geldiğimde çok farklı manzaralarla karşılaşıyorum. Bena "Bu kadar da olamaz!" dedirten işlere ve tutumlara şahit oluyorum. En bariz gördüğüm bozulmaların başında; iş ahlakındaki gerileme, ahlaki çöküntü, geleneklerimize ve manevi değerlerimize yabancılaşan giyim-kuşam ile insan ilişkilerindeki yozlaşma geliyor. Müslüman bir toplumda bu satırları kaleme almak inanılmaz ağırıma gidiyor. Eskiden tek tük görülen olumsuzlukların bugün ayyuka çıkmış olması, hepimiz adına son derece düşündürücü değil mi?
Sözün Senet Olduğu Günlerden Oyalama Taktiklerine!
İş ahlakı dedik ya!... Bir iş yaptırmak için anlaştığınızda, karşınızdaki kişiler kendilerini öyle bir mahir, öyle bir usta gösteriyorlar ki, zannedersiniz o işi onlardan başka kimse o kadar mükemmel yapamaz. Fakat ne zaman ki işin karşılığını, emeğin avansını alıyorlar; durum birdenbire bambaşka bir havaya bürünüyor.
Kendi başımdan geçen canlı bir misali paylaşayım: Temmuz 2026 başında, 7. kitabım için bir yayıneviyle anlaştık. En geç temmuz sonu ya da ağustosun ilk haftasında kitaplarım elimde olacaktı. Büyüyen bir heyecan ve hayallerle beklemeye başladım. Ağustos geçti, eylül geçti, ekim geldi... Maalesef kitaplarımız halâ gelmedi. Her aradığımda farklı bahaneler uydurularak, oyalama taktikleriyle günler tüketildi. Yazılı ihtar çektikten sonra anladık ki verilen tüm sözler meğer bir hayalden ibaretmiş. Bu sadece tek bir örnek. Çevremde konuştuğum pek çok insanın da benzer vurdumduymazlıklardan ve sözde durmamaktan muzdarip olduğunu üzülerek gözlemliyorum.
Güven Biterse Ne Kalır?
Böyle devam ederse toplumdaki itimat ve güven duygusu tamamen yok olur. Güvenin bulunmadığı bir yerde huzur, samimiyet ve kalıcı insani ilişkiler barınamaz. Güven çekip gittiğinde, bıraktığı boşluğu hızla şu olumsuzluklar doldurur: Şüphe ve Kaygı!...
İnsanlar sürekli kendilerini koruma dürtüsüyle hareket eder, arkalarından iş çevrildiği korkusuyla yaşar.
İletişimsizlik: Açık, net ve dürüst iletişimin yerini maskeler, yapay diyaloglar ve gizlilik alır.
Yalnızlaşma: Güven duygusunu kaybeden bireyler, kırılmaktan ve kandırılmaktan korktukları için çevrelerine kalın duvarlar örer.
İş Birliğinin Bitmesi: Ortak bir amaç uğruna birlikte çalışmak, fedakârlık yapmak veya risk almak imkânsız hale gelir.
Kısacası; güvenin bittiği yerde sadece şüphe üzerine kurulmuş, geçici ve kırılgan ilişkiler kalır. Bizler, sözün senet olduğu o kadim medeniyetin evlatları olarak, özümüzdeki ahlâkı ve güveni yeniden tesis etmek zorundayız. Aksi halde kaybettiğimiz şey sadece bir iş ya da zaman değil; bizi biz yapan ruhumuz olacaktır...
