Dar görüşlü bir insandan anlayış beklemek, susmuş bir çeşmeden su akmasını ummaktan farksızdır. Zira anlayış, ancak "anlamak isteyene" sunulabilecek bir nezakettir. Bugün maalesef toplum olarak, fanatizmin ördüğü kalın zırhların ardına saklanmış durumdayız. Fanatizm, sadece bir görüşe bağlılık değil; dışarıdan gelen her sesi, her hakikati ve her farklı düşünceyi geri püskürten bir kalkan gibidir. Fanatik için karşısındaki insanın ne söylediği değil, ne söylemesi gerektiği önemlidir. Cevaplar çoktan verilmiş, soru sormak ise bir zayıflık belirtisi sayılmıştır.
"Gözler Açıkken Görmemek"En büyük körlük, gözleri açık olduğu halde görmemektir. Egoizm, karakterin bir parçası olmaktan çıkıp bir varoluş biçimine dönüştüğünde, insan aynadaki yansımasından korkar hale gelir. Çünkü yansıma, o an için artık gerçeğin kendisidir ve kimse gerçeğin çirkinliğiyle yüzleşmek istemez. Bu "dar görüşlülük", sadece bireyin kendi dünyasını karartmakla kalmıyor; aileden topluma uzanan bir kutuplaşma virüsüne dönüşüyor. Fanatik bir zihin, en yakınının, sevdiklerinin kalbini kırmaktan çekinmiyor. Bir toplumda "aşırıların" sesi yükseldiğinde, ortak yaşam alanı bir huzursuzluk arenasına dönüşüyor. Sağcı-solcu, modern-gerici, dindar-ateist gibi keskin çizgilerle bölünmüş gruplar, birbirini "öteki" değil, "düşman" olarak görmeye başlıyor.
Toplumu "Yekün" Yargılamak
Son yıllarda bu kutuplaşmanın en tehlikeli evresine şahit oluyoruz: Toptancı bir öfke. Bir grubun içinden bir kişi hata yaptığında, bütün bir topluluğu aynı kefeye koyup, hepsini suçlu ilan ederek yok etme hıncı beslemek... İşte bu, toplumsal dokumuzun çürümesine sebep olan en büyük zehirdir. Binlerce yıldır aynı toprakları, aynı kaderi paylaşan, savaşta ve barışta tek yürek olan bir milleti, "kardeşlik" paydasından uzaklaştıran şey tam olarak budur. Peki, bizi buraya ne getirdi? Dış güçler mi, siyasilerin dili mi, yoksa sadece vicdanlarımızın körelmesi mi? Bu sorunun cevabı, akademisyenlerin, aydınların ve toplumun kanaat önderlerinin en acil gündem maddesi olmalıdır. Ancak biliyoruz ki; suçlu aramak kolay, çözüm üretmek zordur.
Ebru Teknesindeki Ahenk
Yitirmeye yüz tuttuğumuz o "birlik" ruhuna geri dönmenin yolu; fesat ve fitne tohumlarını değil, hoşgörüyü ve "birlikte yaşama kültürünü" yeşertmekten geçer. Birbirimizi asimile etmeye çalışmadan, birbirimizin görüşüne hürmet ederek yaşamayı öğrenmeliyiz. Tıpkı bir ebru teknesindeki renklerin birbirine karışmadan, ama birbirini tamamlayarak o eşsiz deseni oluşturması gibi... Kendi rengimizi koruyarak, yanımızdakinin rengine saygı duyduğumuz sürece o tablo bir anlam ifade eder. Unutmayalım; ayrılıkta değil, birlikte yaşama iradesinde güç vardır. Eğer bu yozlaşmaya "dur" demezsek, tarih bizi kardeşliğin çürütüldüğü bir dönemin şahitleri olarak anacaktır.
Zaman, fanatizmin zırhını çıkarıp, birbirimizin kalbine dokunma zamanıdır.
Orhan Erdoğan
