Bazı sözler vardır, söylendiği anda unutulmaz. Çünkü o sözler yalnızca kulağa değil, insanın hafızasına dokunur.
Son dönemlerde gurbetçiler hakkında öyle sözler duyuyoruz ki insan ister istemez sormadan edemiyor: Nedir sizin bu gurbetçi hazımsızlığınız?
Yıllardır Avrupa'da yaşayan, çalışan, üreten ve kazandığının önemli bir bölümünü Türkiye'ye taşıyan milyonlarca insan neden sürekli hedef gösteriliyor? Üstelik bu söylemler artık yalnızca sokakta, sosyal medyada veya kahvehane sohbetlerinde kalmıyor. Siyasetçilerin ağzından da çıkıyor. İşte o zaman mesele çok daha ciddi bir hâl alıyor. Bir siyasetçi çıkıp, mealen, “Her gurbetçiden sınırda 500 avro toprak bastı parası alınsın” diyebiliyor.
İnsan sormadan edemiyor:
Neden?...
Gurbetçi Türkiye'ye ne yaptı da cezalandırılmayı hak etti? Vatanına geldiği için mi? Yoksa yanında döviz getirdiği için mi?...
GURBETÇİYİ TURİST Mİ SANIYORSUNUZ?
Burada büyük bir yanılgı var. Gurbetçi turist değildir. Turist gelir, oteline yerleşir, tatilini yapar ve ülkesine döner. Gurbetçinin Türkiye ile ilişkisi ise bambaşkadır. Gurbetçi yıllarca çalışır. Biriktirir. Kendisi için harcayacağı paranın önemli bir bölümünü memleketine taşır. Ev yaptırır. Evini tamir ettirir. Arsa alır. Araba alır. Çocuğuna, anne babasına, kardeşine destek olur. Esnaftan alışveriş yapar. Lokantaya gider. Akaryakıt alır. Kuyumcudan alışveriş yapar. Ve bütün bunları yaparken çoğu zaman bir turist gibi “paramı harcayayım, tatilimi yapayım” anlayışıyla hareket etmez. Çünkü onun memlekette bir geçmişi vardır. Bir ailesi vardır. Bir evi vardır. Bir mezarı vardır. Bir köyü vardır. Bir çocukluğu vardır. Kısacası, gurbetçinin Türkiye ile hesabı değil, hatırası vardır.
ESNAFIN HASAT MEVSİMİ
Türkiye'nin bir çok yerinde esnafın; gurbetçilerin gelişini neden dört gözle beklediğini herkes biliyor. Çünkü gurbetçi sezonu onlar için adeta hasat zamanıdır.
Aylarca işlerin durgunluğundan şikâyet eden esnaf, yaz geldiğinde gurbetçilerin gelişini bekler. Restoranlar dolar. Marketlerin cirosu artar. Akaryakıt istasyonları hareketlenir. Tamircilerin, berberlerin, kuyumcuların, mobilyacıların, inşaat sektörünün işi artar. Peki sonra ne oluyor? Aynı gurbetçiye dönüp: “Bir de 500 avro ver”... Öyle mi?...
Bir dakika! Adam zaten cebinden parasını çıkarıp Türkiye ekonomisine bırakıyor. Zaten döviz getiriyor. Zaten harcıyor. Zaten yatırım yapıyor. Zaten ailesine para gönderiyor. Zaten Türkiye'deki ekonominin içinde dolaşıma sokuyor. Siz hâlâ neyin hesabını yapıyorsunuz?
GURBETÇİNİN GETİRDİĞİ SADECE PARA DEĞİL
TÜİK'in turizm istatistiklerine baktığımızda, yurt dışında yaşayan vatandaşların Türkiye ekonomisine yaptığı katkının milyarlarca dolar seviyesinde olduğunu görüyoruz. Milyonlarca gurbetçi her yıl Türkiye'ye geliyor. Milyarlarca dolarlık harcama yapıyor. Ve bunu Türkiye'ye herhangi bir zorunluluk nedeniyle değil, kendi isteğiyle yapıyor. Daha da önemlisi, gurbetçiler Türkiye'nin ekonomik olarak zorlandığı dönemlerde de ellerindeki imkânlar ölçüsünde memlekete döviz aktardılar. Bugün ise birileri çıkıp gurbetçiden “ayak bastı parası” istemeyi konuşuyor.
İnsan gerçekten şaşırıyor. Zaten milyarlarca dolar getiren insandan bir de giriş ücreti istemek nasıl bir ekonomik akıldır? Ama mesele yalnızca ekonomi de değil. Asıl mesele çok daha derinde. Mesele aidiyet.
BİRİNCİ KUŞAK GİDİYOR
Bunu artık açıkça konuşmamız gerekiyor. Avrupa'ya giden birinci kuşak artık yaşlandı. İlk kuşağın en gençleri bile bugün ileri yaşlarda. İkinci kuşağın önemli bir bölümü hayatını kaybetti. Üçüncü ve dördüncü kuşak ise Almanya'da doğdu ve büyüdü. Bu kuşakların Türkiye ile ilişkisi artık büyüklerinden farklı.
İlk kuşak için: Almanya gurbetti, Türkiye vatandı. Bugünün gençleri için ise: Almanya ev, Türkiye köklerinin bulunduğu ülkedir. Bu farkı görmezsek büyük bir hata yaparız. Çünkü dördüncü kuşağın arkadaşları Almanya'dadır. Okulu Almanya'dadır. İşi Almanya'dadır. Sosyal hayatı Almanya'dadır. Gelecek planları Almanya'dadır. Türkiye'ye geldiğinde ise çoğu zaman kendisine “Almancı” denir. Almanya'ya döndüğünde “Türk” denir. Peki bu genç kendisini nereye ait hissedecek?
“NE TAM ORALI, NE TAM BURALI”
Avrupa'da doğan gençlerin önemli bir bölümü iki kültürün arasında yeni bir kimlik oluşturuyor. Türk mutfağını seviyor. Ailesinin geleneklerini biliyor. Bayramlarda Türkiye'ye geliyor. Büyüklerinin memleket hikâyelerini dinliyor. Ama aynı zamanda Almanya'nın eğitim sisteminde yetişiyor, Almanca düşünüyor, Almanya'nın sosyal hayatında yaşıyor ve geleceğini orada kuruyor. Bu gençlere sürekli: “Siz Almancısınız.”demek, onları Türkiye'ye yaklaştırmaz. Tam tersine uzaklaştırır. Çünkü insan kendisini istenmediği yerde tutmak istemez.
BUGÜNÜN SÖZÜ, YARININ SONUCUDUR
Bugün birinci kuşak Türkiye'ye gelmeye devam ediyor. Çünkü onların memleketle bağı çok güçlü. Ama yarın?...
Dördüncü kuşak Türkiye'ye neden gelsin?
Kendisini burada “gurbetçi”, “Almancı” veya “yabancı” olarak hissederse neden gelsin?
Her gelişinde ekonomik katkısı üzerinden konuşulursa neden gelsin?
Vatan sevgisi cebindeki parayla ölçülürse neden gelsin?
İşte asıl korkmamız gereken soru budur. Çünkü gurbetçinin Türkiye'ye gelmesini sağlamak için sınır kapısında para istemeye değil, gönül köprülerini güçlendirmeye ihtiyacımız var.
GURBETÇİYİ KÜSTÜRMEYİN
Kimse gurbetçiye ayrıcalık yapılmasını istemiyor. Kimse “Bize özel davranın” demiyor. İstenen tek şey: Saygı.
Gurbetçi yıllarca Avrupa'nın fabrikalarında, madenlerinde, atölyelerinde, hastanelerinde, iş yerlerinde çalıştı. Vergisini verdi. Çocuklarını büyüttü. İki kültür arasında hayat kurdu. Ve bütün bunların yanında Türkiye ile bağını korumaya çalıştı. Şimdi siz bu insanlara:“Bir de 500 avro ver.” derseniz, bunun adı ekonomik politika olmaz. Bu, insanın gönül bağını incitmektir. Üstelik birinci kuşak zaten gidiyor. İkinci kuşak azalıyor. Yeni kuşakların Türkiye ile bağı ise kendiliğinden devam etmeyecek. O hâlde biraz daha dikkatli konuşmak zorundayız. Çünkü bugün söylenen bir söz, yarın bir gencin Türkiye'ye gelmeme kararına dönüşebilir.
SON SÖZ
Gurbetçi sadece döviz değildir. Gurbetçi sadece yazın Türkiye'ye gelen insan değildir. Gurbetçi sadece esnafın beklediği müşteri değildir. Gurbetçi, Türkiye'nin Avrupa'ya açılmış bir parçasıdır. Gurbetçi, iki ülke arasında kurulmuş canlı bir köprüdür. Ve o köprünün üzerinde sürekli tepinirseniz, bir gün köprünün yıkılmasına şaşırmayın. Bu nedenle siyasiler başta olmak üzere herkese sesleniyorum: Gurbetçinin vatan sevgisini parayla ölçmeyin. Gurbetçiyi turist sanmayın. Onu yalnızca getirdiği döviz üzerinden değerlendirmeyin. Ve lütfen… Gurbetçinin sinir uçlarıyla daha fazla oynamayın. Çünkü gurbetçi bugün kırılırsa, bunun bedelini yalnızca bugünün gurbetçisi ödemez. Yarının Türkiye'si de öder.
Bir gün çocuklarımız ve torunlarımız:“Gurbetçiler neden artık Türkiye'ye eskisi kadar gelmiyor?”diye sorarsa, cevabını bugünden verdiğimiz sözlerin içinde aramak zorunda kalmayalım. Biraz düşünelim.
Biraz empati yapalım. Ve en önemlisi, kendi insanımızı kendi vatanında yabancılaştırmayalım.
